Tüm YazılarGündem

11. Yargı Paketi (7571) Nedir? Covid İnfaz Düzenlemesi – Detaylı Anlatım – Tüm Değişiklikler 2025

11. Yargı Paketi’ni tüm yönleriyle öğrenin. Covid infaz düzenlemesi, istinaf bozma yetkisi, hakaret suçları, dolandırıcılık davaları ve ceza–infaz sistemi avukat gözüyle detaylı şekilde inceleniyor.

İçindekiler

1. GİRİŞ

11. Yargı Paketi Nedir ve Neden Sıradan Bir Yargı Paketi Değildir?

Türkiye’de son on beş yılda çıkarılan yargı paketleri, başlangıçta mevzuattaki dağınıklığı gidermeye ve uygulamada karşılaşılan teknik sorunları çözmeye yönelik sınırlı düzenlemeler olarak ortaya çıkmışken, zamanla çok daha geniş ve yapısal sonuçlar doğuran metinler hâline gelmiştir. Bu dönüşümün en belirgin örneklerinden biri ise, kamuoyunda 11. Yargı Paketi olarak adlandırılan 7571 sayılı Kanundur. Zira bu paket, yalnızca bazı maddeleri değiştiren veya yeni suç tipleri ihdas eden klasik bir kanun çalışması değil; doğrudan ceza siyaseti, infaz politikası ve yargının işleyiş biçimi hakkında güçlü tercihler içeren bir metindir.

11 Yargı Paketi’ni “sıradan” bir yargı paketi olmaktan ayıran temel unsur, aynı metin içerisinde birbiriyle zıt yönlü iki ana eğilimi birlikte barındırmasıdır. Bir yandan belirli suçlar bakımından cezalar artırılmakta, yeni müstakil suç tipleri oluşturulmakta ve kamu düzenini ilgilendiren fiiller daha ağır yaptırımlarla karşılanmaktadır. Diğer yandan ise, cezaevlerindeki doluluk oranı ve infaz sisteminin sürdürülebilirliği gerekçesiyle, geniş kapsamlı bir infaz rejimi esnekliği getirilmektedir. Bu durum, kanun koyucunun aynı anda hem “daha sert” hem de “daha gevşek” bir ceza politikası izlediği yönünde haklı tartışmalara yol açmaktadır.

11. Yargı Paketi

Özellikle kamuoyunda 11. Yargı Paketi denildiğinde ilk akla gelen konu, Covid infaz düzenlemesi olmaktadır. Bu algı tesadüf değildir. Zira paketin en görünür ve en hızlı sonuç doğuran kısmı, belirli bir tarih öncesinde işlenen suçlar bakımından açık ceza infaz kurumuna ve denetimli serbestliğe geçiş sürelerinin fiilen kısaltılmasıdır. Ancak 11. Yargı Paketi’ni yalnızca bu başlığa indirgemek, paketin ceza muhakemesi ve yargılama pratiği üzerindeki etkilerini gözden kaçırmak anlamına gelir.

Gerçekten de 11. Yargı Paketi, infaz hukukunun yanı sıra, istinaf mahkemelerinin karar verme yetkilerini, dolandırıcılık suçlarının hangi mahkemede yargılanacağını, hakaret suçlarında devletin cezalandırma refleksini ve ceza muhakemesinde kullanılan koruma tedbirlerinin kapsamını doğrudan etkilemektedir. Bu yönüyle paket, yalnızca hükümlüleri veya sanıkları değil; hâkimleri, savcıları, avukatları ve hatta mağdurları ilgilendiren çok katmanlı sonuçlar doğurmaktadır.

Bir başka ifadeyle 11. Yargı Paketi, yalnızca “cezaevinde kim ne kadar yatacak” sorusuna cevap veren bir metin değildir. Aynı zamanda “hangi suç ne kadar ciddiye alınıyor”, “yargı hangi dosyalara öncelik veriyor” ve “devlet suçla mücadelede hangi araçları tercih ediyor” sorularına da dolaylı ama güçlü cevaplar içermektedir. Bu nedenle bu paket, teknik bir mevzuat değişikliği olarak değil, devletin ceza adaletine bakışını yansıtan bir politika belgesi olarak okunmalıdır.

Bu noktada özellikle vurgulanması gereken bir husus da şudur: 11. Yargı Paketi, toplumda yaygın olan “af çıktı mı” beklentisinin bir ürünü olarak değil; yapısal bir tıkanmaya verilen geçici çözümler bütünü olarak ortaya çıkmıştır. Cezaevlerindeki doluluk, mahkemelerin iş yükü, belli suç tiplerindeki patlama ve yargılamaların makul sürede sonuçlandırılamaması gibi sorunlar, kanun koyucuyu bu yönde adımlar atmaya zorlamıştır. Ancak bu zorunluluk, yapılan her düzenlemenin hukuken tartışmasız veya toplumsal açıdan adil olduğu anlamına gelmemektedir.

Dolayısıyla 11. Yargı Paketi’ni değerlendirirken yapılması gereken, paketi “iyi” ya da “kötü” şeklinde etiketlemekten ziyade; her bir düzenlemeyi amacı, hukuki dayanağı, uygulamadaki etkisi ve yarattığı sorunlar üzerinden ayrı ayrı analiz etmektir. Bu makalenin amacı da tam olarak budur: 11. Yargı Paketi’ni yüzeysel bir özetle geçmek yerine, onu hukuki mantığıyla, uygulama pratiğiyle ve eleştirel bir bakışla ele almak.

2. 11. YARGI PAKETİNİN KANUN TEKNİĞİ VE GENEL FELSEFESİ

Ceza Artışı ile İnfaz Genişlemesinin Aynı Metinde Birlikte Düzenlenmesi

  1. Yargı Paketi’nin ilk bakışta dahi dikkat çeken yönü, kanun tekniği bakımından birbiriyle ters yönlü düzenlemelerin aynı metin içerisinde yer almasıdır. Kanun koyucu, bir yandan Türk Ceza Kanunu’nda bazı suçlar bakımından ceza miktarlarını artırmakta, yeni müstakil suç tipleri oluşturarak yaptırımı ağırlaştırmakta; diğer yandan ise ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazına ilişkin hükümler yoluyla, fiilen cezaevinde geçirilen süreleri kısaltan bir infaz rejimi benimsemektedir. Bu durum, yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ceza politikası açısından da ciddi bir çelişki doğurmaktadır.

Ceza hukukunun klasik öğretisinde, suç ve ceza arasındaki orantı yalnızca kanunda öngörülen ceza miktarıyla değil, cezanın fiilen ne kadarının infaz edildiğiyle birlikte değerlendirilir. Bir başka ifadeyle, kâğıt üzerinde ağırlaştırılan bir cezanın, infaz aşamasında geniş istisnalarla etkisiz hâle getirilmesi, caydırıcılık bakımından ciddi soru işaretleri doğurur. 11. Yargı Paketi tam da bu noktada, teorik ceza politikası ile fiilî infaz pratiği arasındaki mesafeyi daha da açan bir düzenleme olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kanun koyucunun bu yaklaşımının arka planında, cezaevlerindeki kronik doluluk sorunu ve yargı sisteminin taşıma kapasitesini aşan dosya yükü bulunmaktadır. Özellikle belirli suç türlerinde –banka hesapları, IBAN kullanımı, bilişim yoluyla dolandırıcılık, sosyal medya kaynaklı hakaretler gibi– yaşanan artış, klasik yargılama ve infaz yöntemleriyle yönetilemeyecek bir tablo ortaya çıkarmıştır. 11. Yargı Paketi, bu tabloya karşı idari rahatlama sağlayacak araçlar üretmeyi hedeflemektedir.

Ancak kanun tekniği açısından bakıldığında, bu hedefe ulaşmak için tercih edilen yöntemin “torba kanun” mantığıyla birbirinden çok farklı alanların aynı paket içinde düzenlenmesi olduğu görülmektedir. Bu yöntem, kısa vadede pratik çözümler üretse de, uzun vadede mevzuatın sistematiğini zedeleme riski taşır. Zira ceza hukuku gibi yüksek hassasiyet barındıran bir alanda, her düzenlemenin kendi iç mantığıyla ve bütüncül bir politika çerçevesinde ele alınması gerekirken, 11. Yargı Paketi’nde bu bütünlüğün zaman zaman kaybolduğu görülmektedir.

Örneğin, bir yandan “trafikte yol kesme”, “meskûn mahalde silahla ateş etme” veya “örgütlü suçlar” gibi fiiller bakımından cezalar artırılırken, diğer yandan infaz aşamasında genişletilen denetimli serbestlik ve açık cezaevi rejimi, bu ağırlaştırmanın fiilî etkisini tartışmalı hâle getirmektedir. Bu durum, kamuoyunda sıkça dile getirilen “bir taraftan ceza artırılıyor, diğer taraftan tahliye yolu açılıyor” eleştirisinin temelini oluşturmaktadır.

Kanun koyucu açısından bakıldığında, bu çelişki bir tercihten ziyade bir zorunluluğun sonucu olarak sunulmaktadır. Cezaevlerinde yer açılmadan yeni ceza artışlarının anlamlı olmayacağı; infaz sistemi rahatlatılmadan yargının hızlandırılamayacağı düşüncesi, 11. Yargı Paketi’nin ana felsefesini oluşturmaktadır. Ancak bu yaklaşım, mağdur perspektifinin ve adalet duygusunun ikinci plana itilmesi riskini de beraberinde getirmektedir.

Nitekim ceza hukukunun yalnızca fail odaklı değil, aynı zamanda mağdur odaklı bir sistem olduğu gerçeği göz önüne alındığında, infaz rejiminde yapılan her genişletici düzenlemenin, mağdurun adalet beklentisi üzerinde doğrudan etkisi bulunmaktadır. 11. Yargı Paketi’nin kanun tekniği ve genel felsefesi bu nedenle yalnızca “etkinlik” veya “hız” kriterleriyle değil, hukuki güvenlik ve eşitlik ilkeleri çerçevesinde de değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak 11. Yargı Paketi, klasik anlamda bir “yargı reformu” olmaktan ziyade, mevcut sistemin yarattığı baskıyı geçici olarak hafifletmeye yönelik pragmatik bir müdahale niteliği taşımaktadır. Bu müdahalenin ne ölçüde başarılı olacağı ise, yalnızca kanun metniyle değil; hâkimlerin, savcıların ve infaz makamlarının bu düzenlemeleri nasıl yorumlayıp uygulayacağıyla belirlenecektir.

3. 11. YARGI PAKETİ’NİN YÜRÜRLÜĞÜ, UYGULAMA ALANI VE GEÇİŞ HÜKÜMLERİ

“Derhal Uygulanır mı?”, “Lehe Hüküm mü?”, “Dosyamı Etkiler mi?” Sorularının Hukuki Cevabı

11 Yargı Paketi’nin yürürlüğe girmesiyle birlikte uygulamada en sık sorulan sorular, kanunun içeriğinden ziyade zamansal uygulanabilirliğine ilişkindir. Zira ceza hukuku alanında yapılan her değişiklik, yalnızca bugünden sonraki fiilleri değil; devam eden soruşturmaları, görülmekte olan davaları ve hatta kesinleşmiş hükümleri dahi etkileyebilecek sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle 11. Yargı Paketi’nin hangi hükümlerinin derhal uygulanacağı, hangilerinin lehe hüküm kapsamında değerlendirileceği ve hangi düzenlemelerin geçiş hükümlerine tabi olduğu meselesi, teorik bir tartışma değil, doğrudan uygulamaya yön veren bir konudur.

Ceza hukukunda temel ilke, suç ve ceza bakımından kanunilik ilkesidir. Buna göre, bir fiilin işlendiği tarihte yürürlükte olan kanun esas alınır. Ancak bu ilkenin en önemli istisnası, lehe kanunun uygulanması kuralıdır. Fail lehine sonuç doğuran bir kanun değişikliği, kural olarak geçmişe etkili şekilde uygulanır. 11. Yargı Paketi de tam bu noktada, farklı nitelikte hükümler içermesi nedeniyle karmaşık bir tablo ortaya çıkarmaktadır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, 11. Yargı Paketi tek tip bir düzenleme değildir. Paket içinde;

– suç tanımı ve ceza miktarını değiştiren maddeler,

– yargılama usulüne ilişkin hükümler,

– infaz rejimini etkileyen düzenlemeler ve

– idari–teknik nitelikte kurallar

birlikte yer almaktadır. Bu nedenle “11. Yargı Paketi yürürlüğe girdi, herkese uygulanır” şeklindeki genelleme hukuken doğru değildir.

Ceza miktarını artıran veya yeni bir suç ihdas eden hükümler bakımından, aleyhe sonuç doğuracak şekilde geçmişe uygulama mümkün değildir. Bu tür hükümler yalnızca yürürlük tarihinden sonra işlenen fiiller bakımından geçerli olur. Buna karşılık infaz rejimini genişleten veya cezanın fiilen çekilme süresini kısaltan düzenlemeler, mahiyetleri gereği lehe hüküm niteliği taşır ve kesinleşmiş hükümler bakımından dahi uygulanabilir hâle gelir. 11. Yargı Paketi’nin en tartışmalı kısmı olan Covid infaz düzenlemesi de bu kapsamda değerlendirilmelidir.

Ancak lehe hüküm kavramı, uygulamada çoğu zaman yanlış anlaşılmaktadır. Her lehe düzenleme otomatik olarak herkese uygulanmaz. Kanun koyucu, bazı lehe düzenlemeler bakımından açık tarih sınırları ve kapsam istisnaları getirebilir. 11. Yargı Paketi’nde infaz düzenlemesi açısından getirilen 31.07.2023 tarihi tam da bu amaca yöneliktir. Kanun koyucu, lehe bir infaz rejimi öngörmüş; ancak bu rejimi belirli bir tarihten önce işlenen suçlarla sınırlamayı tercih etmiştir. Bu tercih, hukuken mümkün olmakla birlikte, eşitlik ve adalet duygusu bakımından ciddi tartışmalar doğurmuştur.

Geçiş hükümleri bakımından dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da, devam eden soruşturma ve kovuşturmaların akıbetidir. Özellikle görev değişikliğine ilişkin düzenlemelerde –örneğin nitelikli dolandırıcılık suçlarının hangi mahkemede görüleceği meselesinde– kanun koyucu, sırf görev değişti diye dosyaların başka mahkemelere gönderilmesini istememiştir. Bu amaçla, yürürlük tarihinde görülmekte olan davaların mevcut mahkemelerinde sonuçlandırılmasına imkân tanıyan geçiş hükümleri öngörülmüştür. Bu yaklaşım, yargılamanın gereksiz yere uzamasını önleme bakımından isabetli olmakla birlikte, uygulamada yorum farklılıklarına da açıktır.

Yürürlük ve uygulama bakımından üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da, yargılama usulüne ilişkin düzenlemelerin derhal uygulanması ilkesidir. Ceza muhakemesinde, kural olarak usule ilişkin hükümler derhal uygulanır. Bu nedenle istinaf mahkemelerinin bozma yetkisini etkileyen veya soruşturma aşamasında uygulanacak koruma tedbirlerini genişleten düzenlemeler, yürürlük tarihinden sonra yapılan işlemlerde doğrudan dikkate alınacaktır. Bu durum, aynı dosya içinde dahi “eski usul–yeni usul” ayrımının ortaya çıkmasına neden olabilmektedir.

Sonuç olarak 11. Yargı Paketi’nin yürürlüğü ve uygulanması meselesi, tek cümleyle açıklanabilecek kadar basit değildir. Her bir düzenlemenin niteliği, amacı ve kanunda öngörülen özel sınırları birlikte değerlendirilmeden sağlıklı bir uygulama mümkün değildir. Bu nedenle gerek savunma makamının, gerekse yargı organlarının, 11. Yargı Paketi’ni parça parça değil, madde bazında ve dosya özelinde ele alması zorunludur.

4. COVID İNFAZ DÜZENLEMESİNİN HUKUKİ NİTELİĞİ

“Af” mı, “İnfaz Rejimi Değişikliği” mi? Kavramsal Ayrımın Önemi

11. Yargı Paketi kapsamında getirilen ve kamuoyunda kısaca “Covid infaz düzenlemesi” olarak adlandırılan hükümlerin doğru anlaşılabilmesi için, öncelikle bu düzenlemenin hukuki niteliğinin net biçimde ortaya konulması gerekir. Zira uygulamada ve kamuoyunda en sık yapılan hatalardan biri, bu düzenlemenin bir “af” olarak değerlendirilmesidir. Oysa 11. Yargı Paketi ile getirilen düzenleme, ne teknik anlamda bir genel af ne de özel af niteliği taşımaktadır. Burada söz konusu olan, cezanın ortadan kaldırılması değil, cezanın infaz biçiminin ve süresinin yeniden düzenlenmesidir.

Ceza hukukunda “af” kavramı, suçun veya cezanın hukuki sonuçlarıyla birlikte tamamen ortadan kaldırılmasını ifade eder. Genel af halinde suç tüm sonuçlarıyla silinir; özel af halinde ise ceza veya cezanın bir kısmı kaldırılır. Buna karşılık infaz hukukunda yapılan düzenlemeler, suçun varlığını ve mahkûmiyet hükmünü ortadan kaldırmaz; yalnızca cezanın nerede, ne şekilde ve ne kadar süreyle infaz edileceğini belirler. 11. Yargı Paketi’ndeki Covid infaz düzenlemesi de tam olarak bu ikinci kategoriye girmektedir.

Bu ayrımın pratik önemi büyüktür. Çünkü af niteliğindeki düzenlemeler bakımından, mağdurun hukuki durumu, sabıka kaydı, tekerrür hükümleri ve bazı kamu haklarından yoksunluklar tamamen farklı sonuçlar doğururken; infaz rejimine ilişkin düzenlemelerde mahkûmiyet hükmü tüm sonuçlarıyla varlığını korur. Hükümlü, yalnızca cezaevinde fiilen geçirdiği süre bakımından bir kolaylıktan yararlanır. 11. Yargı Paketi ile getirilen Covid infaz düzenlemesi de, mahkûmiyetin hukuki varlığını tartışma konusu yapmamakta; yalnızca infazın zamanlamasına müdahale etmektedir.

Bu noktada özellikle vurgulanması gereken husus, Covid infaz düzenlemesinin geçici ve istisnai bir düzenleme olarak kurgulanmış olmasıdır. Kanun koyucu, pandemi döneminde cezaevlerinde oluşan olağanüstü koşulları gerekçe göstererek, infaz hukukunda bazı esneklikler tanımış; 11. Yargı Paketi ile bu esnekliklerin bir kısmını belirli bir tarih öncesi suçlar bakımından kalıcı hâle getirmiştir. Ancak bu kalıcılık, sınırsız bir uygulama anlamına gelmemekte; aksine sıkı tarih ve suç türü sınırlamalarıyla çevrelenmektedir.

Hukuki nitelik bakımından önemli bir diğer husus da, bu düzenlemenin lehe kanun ilkesiyle olan ilişkisidir. İnfaz rejimini hafifleten düzenlemeler, kural olarak hükümlü lehine sonuç doğurur. Bu nedenle kesinleşmiş mahkûmiyetler bakımından dahi uygulanabilir hâle gelir. Ancak kanun koyucu, 11. Yargı Paketi’nde bu lehe etkinin kapsamını açıkça sınırlamış; özellikle suç tarihi bakımından kesin bir eşik belirleyerek, düzenlemenin geçmişe etkisini bilinçli olarak daraltmıştır. Bu tercih, hukuken mümkün olmakla birlikte, adalet ve eşitlik ilkeleri bakımından yoğun eleştirilere konu olmuştur.

Covid infaz düzenlemesinin hukuki niteliğinin doğru tespiti, uygulamada yapılacak infaz hesaplamaları açısından da belirleyicidir. Zira bu düzenleme, cezanın miktarını veya mahkûmiyet kararını değiştirmediği için, hükümlünün koşullu salıverilme tarihi, denetimli serbestlik süresi ve açık cezaevi şartları birlikte değerlendirilmeden doğru bir sonuç elde edilemez. Uygulamada sıklıkla görülen “otomatik tahliye” beklentisi, bu kavramsal ayrımın yeterince anlaşılmamasından kaynaklanmaktadır.

Sonuç olarak 11. Yargı Paketi kapsamındaki Covid infaz düzenlemesi, hukuki niteliği itibarıyla bir af değil; infaz hukukunda yapılan sınırlı, şartlı ve tarihsel bir rejim değişikliğidir. Bu değişikliğin kimler bakımından nasıl sonuç doğuracağı ise, ancak düzenlemenin kapsamının ve sınırlarının ayrıntılı biçimde incelenmesiyle ortaya konulabilir. Bu nedenle bir sonraki başlıkta, Covid infaz düzenlemesinin kapsamı, özellikle de 31.07.2023 tarihinin hukuki anlamı ve bu tarihin yarattığı sonuçlar ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.

5. COVID İNFAZ DÜZENLEMESİNİN KAPSAMI

31.07.2023 Tarihinin Hukuki Anlamı, Seçilme Gerekçesi ve Uygulamadaki Sonuçları

Covid infaz düzenlemesinin en tartışmalı ve en belirleyici unsuru, 31 Temmuz 2023 tarihinin kesin bir eşik olarak belirlenmiş olmasıdır. 11. Yargı Paketi kapsamında getirilen infaz rejimi değişikliği, yalnızca bu tarihten önce işlenen suçlar bakımından uygulanmakta; bu tarihten sonra işlenen fiiller açısından ise hiçbir şekilde sonuç doğurmamaktadır. Bu durum, infaz hukukunda nadiren görülen derecede keskin bir ayrım yaratmış ve uygulamada çok ciddi adalet tartışmalarını beraberinde getirmiştir.

Ceza hukukunda tarih esaslı ayrımlar elbette yeni değildir. Özellikle geçici maddelerle getirilen düzenlemelerde, belirli bir tarihin esas alınması kanun tekniği bakımından mümkündür. Ancak Covid infaz düzenlemesinde belirlenen 31.07.2023 tarihi, yalnızca teknik bir geçiş tarihi olmaktan çıkmış; bir gün farkla tamamen farklı infaz rejimlerine tabi olunmasına yol açan bir kırılma noktası hâline gelmiştir. Aynı suç tipini, aynı mağdur profiliyle, aynı koşullar altında işleyen iki kişi arasında yalnızca suç tarihine bağlı olarak yıllarca infaz farkı oluşabilmesi, bu düzenlemenin en çok eleştirilen yönlerinden biridir.

Kanun koyucunun bu tarihi belirlerken dayandığı temel gerekçe, Covid döneminde uygulanan geçici infaz tedbirlerinin fiilen sona erdiği sürecin sınırlandırılması ve bu sürecin daha ileri tarihlere taşınmamasıdır. Bir başka ifadeyle 31.07.2023 tarihi, kanun koyucu açısından “pandemi kaynaklı olağanüstü infaz rejiminin artık uzatılmaması gereken son nokta” olarak kabul edilmiştir. Ancak bu gerekçe, uygulamada ortaya çıkan sonuçların ağırlığı karşısında yeterince ikna edici bulunmamaktadır.

Zira ceza hukukunda temel ilkelerden biri, eşitliktir. Aynı hukuki durumda bulunan kişilerin farklı muameleye tabi tutulması, ancak çok güçlü ve objektif gerekçelerle meşrulaştırılabilir. Covid infaz düzenlemesinde ise, 31.07.2023 tarihinden bir gün önce suç işleyen kişi bakımından açık cezaevi ve denetimli serbestlik süresi fiilen yıllarca öne çekilirken, bir gün sonra suç işleyen kişi bakımından bu imkânın tamamen ortadan kalkması, eşitlik ilkesinin sınırlarını zorlayan bir sonuç doğurmaktadır.

Bu tarihsel ayrımın pratik sonucu, infaz hukukunda “iki ayrı hükümlü grubu” yaratılmasıdır. Birinci grup, suç tarihleri itibarıyla Covid infaz düzenlemesinden yararlanabilenlerdir. İkinci grup ise, suçun niteliği ve ağırlığı ne olursa olsun, yalnızca tarih nedeniyle bu rejimin tamamen dışında kalanlardır. Bu durum, özellikle mağduru bulunan suçlar bakımından ciddi bir adalet algısı sorunu yaratmaktadır. Zira mağdur açısından bakıldığında, failin suç tarihinin birkaç gün önce veya sonra olması, yaşanan zararın ağırlığını değiştirmemektedir.

Uygulamada 31.07.2023 tarihinin yarattığı bir diğer sorun da, zincirleme suçlar ve mütemadi suçlar bakımından ortaya çıkmaktadır. Suçun icra hareketlerinin bir kısmının bu tarihten önce, bir kısmının sonra gerçekleştiği hâllerde, hangi infaz rejiminin uygulanacağı hususu, dosya bazında ciddi tartışmalara yol açmaktadır. Bu tür durumlarda, suçun tamamlanma tarihi, kesintisiz suçlarda devam süresi ve zincirleme suçun hukuki niteliği birlikte değerlendirilmeden sağlıklı bir sonuca varmak mümkün değildir.

Ayrıca 31.07.2023 tarihinin esas alınması, infaz hukukunun temel prensiplerinden biri olan öngörülebilirlik ilkesini de tartışmalı hâle getirmiştir. Ceza hukuku, bireylerin hangi fiilin hangi sonuçları doğuracağını önceden öngörebilmesini amaçlar. Oysa Covid infaz düzenlemesinde belirlenen tarih, fiilin işlendiği anda çoğu kişi bakımından öngörülebilir bir sonuç doğurmamış; infaz rejimindeki bu köklü fark, sonradan getirilen bir düzenleme ile ortaya çıkmıştır. Bu durum, cezanın infazına ilişkin beklentilerin sonradan köklü biçimde değişmesine neden olmuştur.

Sonuç olarak Covid infaz düzenlemesinin kapsamını belirleyen 31.07.2023 tarihi, yalnızca teknik bir sınır değil; infaz hukukunda eşitlik, öngörülebilirlik ve adalet ilkelerinin yeniden tartışılmasına yol açan bir dönüm noktasıdır. Bu tarihin neden seçildiği anlaşılabilir olsa da, yarattığı sonuçlar bakımından hem hukuki hem de toplumsal düzeyde ciddi eleştirileri hak etmektedir. Bu nedenle bir sonraki başlıkta, bu tarihsel sınır içinde kalan hükümlülerin hangi şartlar altında Covid infaz düzenlemesinden yararlanabileceği; kapalı cezaevi, açık cezaevi ve denetimli serbestlik aşamalarının ayrıntılı infaz hesabı ile nasıl değerlendirileceği ele alınacaktır.

6. COVID İNFAZ DÜZENLEMESİNDEN YARARLANMA ŞARTLARI

Kapalı Cezaevi, Açık Cezaevi ve Denetimli Serbestlik Aşamalarının Ayrıntılı İncelenmesi

Covid infaz düzenlemesinin kapsamının anlaşılmasından sonra, uygulamada en kritik mesele, bu düzenlemeden kimlerin hangi şartlar altında fiilen yararlanabileceğinin doğru biçimde tespit edilmesidir. Zira infaz hukukunda, kanunda öngörülen bir imkânın varlığı ile bu imkândan yararlanabilme arasında çoğu zaman ciddi bir mesafe bulunmaktadır. 11. Yargı Paketi ile getirilen infaz rejimi değişikliği de bu duruma tipik bir örnektir.

Öncelikle vurgulanması gerekir ki, Covid infaz düzenlemesi otomatik bir tahliye mekanizması değildir. Düzenleme, kapalı ceza infaz kurumu, açık ceza infaz kurumu ve denetimli serbestlik aşamalarını kapsayan çok katmanlı bir infaz süreci öngörmektedir. Bu sürecin her aşamasında, hükümlünün cezasının süresi, suçun niteliği, infazdaki davranışları ve mevcut infaz statüsü birlikte değerlendirilir.

Kapalı ceza infaz kurumunda bulunan hükümlüler bakımından, Covid infaz düzenlemesinin ilk etkisi, açık ceza infaz kurumuna ayrılma süresinin öne çekilmesidir. Normal koşullarda hükümlünün cezasının belirli bir kısmını kapalı cezaevinde geçirmesi gerekirken, 11. Yargı Paketi ile bu süre belirli şartlar altında fiilen kısaltılmıştır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, her kapalı cezaevi hükümlüsünün bu düzenlemeden aynı şekilde yararlanamayacağıdır. Hükümlünün ceza süresi, koşullu salıverilmesine kalan süre ve açık cezaevine ayrılmasına engel bir disiplin cezasının bulunup bulunmadığı, belirleyici faktörlerdir.

Açık ceza infaz kurumuna ayrılan hükümlüler bakımından ise Covid infaz düzenlemesinin asıl etkisi, denetimli serbestliğe geçiş süresinin öne çekilmesi noktasında ortaya çıkmaktadır. 11. Yargı Paketi ile, belirli bir süre açık cezaevinde kalmış olmak şartıyla, denetimli serbestliğe ayrılma imkânı daha erken bir tarihte doğabilmektedir. Ancak bu aşamada da “otomatiklik” söz konusu değildir. Açık cezaevinde geçirilen sürenin fiilen tamamlanması, hükümlünün disiplin cezası almamış olması ve infaz planına uygun davranması gerekmektedir.

Uygulamada sıkça karşılaşılan hatalardan biri, Covid infaz düzenlemesinin “6 yıl indirimi” şeklinde algılanmasıdır. Oysa infaz hukukunda süreler, tek bir kalemden düşülmez. Kapalıdan açığa geçiş ve açıktan denetimli serbestliğe geçiş, iki ayrı aşama olarak değerlendirilir. Bu nedenle bazı dosyalarda fiilen birkaç ay, bazı dosyalarda ise birkaç yıl fark ortaya çıkabilmektedir. Hükümlünün aldığı cezanın süresi ve infaz oranı, bu farkın büyüklüğünü doğrudan etkiler.

Bir diğer önemli husus da, birden fazla mahkûmiyeti bulunan veya cezaları içtima edilmiş hükümlüler bakımından Covid infaz düzenlemesinin uygulanma biçimidir. Bu tür dosyalarda, her mahkûmiyetin suç tarihi, infaz rejimi ve koşullu salıverilme hesabı birlikte ele alınmadan sağlıklı bir sonuç elde edilemez. Özellikle içtima edilmiş cezalarda, tek bir mahkûmiyetin tarihinin düzenleme dışında kalması, tüm infaz hesabını etkileyebilmektedir.

Denetimli serbestlik aşamasına geçildiğinde ise, Covid infaz düzenlemesi hükümlünün cezaevi dışında geçirdiği sürenin artmasına yol açmaktadır. Ancak bu durum, hükümlünün cezasının tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. Denetimli serbestlik süresi boyunca yükümlülüklere aykırı davranılması hâlinde, hükümlünün yeniden kapalı veya açık ceza infaz kurumuna gönderilmesi mümkündür. Bu yönüyle Covid infaz düzenlemesi, bir “serbest bırakma” değil, infazın farklı bir zeminde sürdürülmesi anlamına gelmektedir.

Uygulamada özellikle vurgulanması gereken bir diğer konu da, infaz hâkimliklerinin rolüdür. Covid infaz düzenlemesi kapsamındaki uyuşmazlıkların önemli bir kısmı, infaz hâkimlikleri önüne gelmektedir. Açık cezaevine ayrılma, denetimli serbestlikten yararlanma veya bu hakların geri alınması gibi kararlar, infaz hâkimliklerinin denetimine tabidir. Bu nedenle düzenlemeden yararlanmak isteyen hükümlüler açısından, infaz sürecinin hukuki takibinin doğru yapılması büyük önem taşımaktadır.

Sonuç olarak Covid infaz düzenlemesinden yararlanma meselesi, basit bir “şartlar listesi” ile açıklanamayacak kadar karmaşık bir yapıya sahiptir. Her dosya, kendi suç tarihi, ceza süresi ve infaz durumu çerçevesinde ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bu nedenle bir sonraki başlıkta, Covid infaz düzenlemesinin kapsam dışı bıraktığı suçlar ve bu istisnaların hukuki gerekçeleri ile eleştirileri ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.

7. COVID İNFAZ DÜZENLEMESİNİN KAPSAM DIŞI BIRAKTIĞI SUÇLAR

İstisnalar, Hukuki Gerekçeler ve Mağdur Perspektifinden Eleştirel Değerlendirme

Covid infaz düzenlemesi bakımından en az yararlanma şartları kadar önemli olan husus, hangi suçların bu düzenlemenin kapsamı dışında bırakıldığıdır. Zira 11. Yargı Paketi ile getirilen infaz rejimi değişikliği, genelleştirilmiş bir uygulama değil; aksine belirli suç türleri bakımından bilinçli ve açık istisnalar içeren seçici bir düzenlemedir. Bu istisnalar, kanun koyucunun ceza siyasetinde hangi suçları “mutlak olarak ağır” kabul ettiğini ve hangi alanlarda infaz esnekliğine kapalı olduğunu göstermesi bakımından ayrıca önemlidir.

11. Yargı Paketi’nde Covid infaz düzenlemesi dışında bırakılan suçlar incelendiğinde, bu istisnaların ağırlıklı olarak kişiye karşı işlenen ağır suçlar ile kamu düzenini ve toplumsal güveni doğrudan tehdit eden fiiller etrafında toplandığı görülmektedir. Bu kapsamda özellikle kasten öldürme suçunun nitelikli halleri, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar, terör suçları ve örgütlü suçların belirli türleri, infaz rejimindeki bu genişletici uygulamadan yararlandırılmamıştır.

Kanun koyucunun bu tercihi, ilk bakışta kamu vicdanını rahatlatmaya yönelik bir refleks olarak değerlendirilebilir. Zira özellikle cinsel suçlar ve kasten öldürme gibi fiiller bakımından infaz esnekliği tanınması, toplumsal tepkiyi artırabilecek bir sonuç doğurabilirdi. Bu nedenle bu suçlar bakımından infaz rejiminin sıkı tutulması, ceza siyasetinin “kırmızı çizgileri” olarak sunulmuştur. Ancak mesele yalnızca bu suçlarla sınırlı değildir.

Covid infaz düzenlemesinin kapsam dışı bıraktığı suçlar listesi genişledikçe, mağdur–fail dengesi açısından ciddi bir tutarsızlık ortaya çıkmaktadır. Örneğin taksirle birden fazla kişinin ölümüne sebebiyet veren bir trafik kazası bakımından infaz esnekliği tanınırken, başka bir suç tipi bakımından benzer sonuçlar doğuran bir fiilin tamamen kapsam dışında bırakılması, mağdur açısından “neden?” sorusunu gündeme getirmektedir. Aynı şekilde bazı yaralama suçlarının infaz rejimi bakımından kapsama alınması, ancak başka yaralama türlerinin kapsam dışında tutulması, ceza hukukunda orantılılık ilkesinin sorgulanmasına yol açmaktadır.

Bu noktada özellikle dikkat çekilmesi gereken husus, Covid infaz düzenlemesinin kapsam dışı bırakılmasında mağdurun bireysel durumu yerine suç tipinin soyut olarak esas alınmış olmasıdır. Oysa ceza hukukunda mağdurun uğradığı zararın ağırlığı, suçun toplum üzerindeki etkisi ve failin kusur derecesi birlikte değerlendirilmelidir. Salt suç tipine bakılarak yapılan kategorik dışlamalar, bazı dosyalarda son derece adaletsiz sonuçlar doğurabilmektedir.

Kapsam dışı bırakılan suçlar bakımından bir diğer önemli tartışma da, eşitlik ilkesinin ihlali iddiasıdır. Aynı tarihte, aynı koşullarda, benzer sonuçlar doğuran fiilleri işleyen kişiler arasında yalnızca suçun kanundaki adı nedeniyle yıllarca infaz farkı oluşması, hukuki eşitlik bakımından ciddi bir sorun alanı yaratmaktadır. Bu durum özellikle mağdurlar açısından “benim uğradığım zarar neden daha az ciddiye alındı?” algısını beslemektedir.

Uygulamada bu istisnalar, infaz hâkimlikleri önünde de yoğun itirazlara konu olmaktadır. Hükümlüler ve müdafileri, suçun niteliği ile infaz rejimi arasındaki orantısızlığa dikkat çekerek, kapsam dışı bırakmanın ölçüsüz olduğu yönünde talepler ileri sürmektedir. Ancak kanun koyucunun açık iradesi karşısında, infaz hâkimliklerinin takdir alanı son derece sınırlıdır. Bu da sorunun yargısal değil, yasama politikası kaynaklı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak Covid infaz düzenlemesinin kapsam dışı bıraktığı suçlar, yalnızca teknik bir istisna listesi olarak görülmemelidir. Bu liste, aynı zamanda devletin hangi mağduriyetleri “daha öncelikli”, hangi suçları ise “mutlak cezalandırılması gereken” olarak gördüğünün de bir göstergesidir. Ancak bu tercihlerin her zaman tutarlı ve adil sonuçlar doğurduğunu söylemek güçtür. Bu nedenle bir sonraki başlıkta, Covid infaz düzenlemesinin bütün bu yönleriyle hukuki ve toplumsal eleştirisi, özellikle eşitlik ilkesi ve mağdurun konumu üzerinden ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.

8. COVID İNFAZ DÜZENLEMESİ ÜZERİNE HUKUKİ VE TOPLUMSAL ELEŞTİRİLER

Eşitlik İlkesi, Mağdurun Konumu ve “Cezaevinde Yer Açma” Yaklaşımının Sınırları

Covid infaz düzenlemesi, teknik olarak infaz hukukuna ilişkin bir değişiklik gibi görünse de, doğurduğu sonuçlar itibarıyla anayasal ilkeler, ceza adaleti ve toplumsal güven bakımından çok daha geniş bir tartışma alanı yaratmıştır. Bu tartışmanın merkezinde ise üç temel soru bulunmaktadır: Birincisi, bu düzenleme eşitlik ilkesine uygun mudur? İkincisi, mağdurun adalet beklentisi bu sistem içinde ne ölçüde dikkate alınmaktadır? Üçüncüsü ise, cezaevlerinde yer açma amacıyla yapılan infaz düzenlemeleri, suçla etkin mücadele hedefiyle bağdaşmakta mıdır?

Eşitlik ilkesi açısından bakıldığında, Covid infaz düzenlemesinin en kırılgan noktası, 31.07.2023 tarihi ile yaratılan keskin ayrımdır. Ceza hukukunda tarih esaslı ayrımlar yapılabilir; ancak bu ayrımların meşruiyeti, ortaya çıkan sonuçların ölçülü ve makul olmasıyla mümkündür. Oysa Covid infaz düzenlemesinde, aynı suç tipini, benzer koşullarda işleyen iki kişi arasında yalnızca birkaç gün farkla yılları bulan infaz farkları ortaya çıkabilmektedir. Bu durum, eşitlik ilkesinin yalnızca şeklen değil, maddi anlamda da ihlal edildiği yönünde güçlü eleştirilere zemin hazırlamaktadır.

Bu eşitsizliğin daha da derinleştiği alan ise, kapsam dışı bırakılan suçlar bakımından ortaya çıkmaktadır. Aynı mağduriyet ağırlığını doğuran, hatta kimi zaman daha ağır sonuçlara yol açan bazı suçlar infaz esnekliğinden yararlanırken; başka bazı suçlar, yalnızca kanundaki adlandırma veya suç tipi nedeniyle tamamen dışarıda bırakılmaktadır. Bu yaklaşım, ceza hukukunun temel ilkelerinden biri olan orantılılık ilkesini zedelemekte ve mağdur açısından “benim uğradığım zarar neden daha az değerli?” sorusunu gündeme getirmektedir.

Mağdurun konumu, Covid infaz düzenlemesi tartışmalarında çoğu zaman arka planda kalmaktadır. Oysa ceza yargılamasının amacı yalnızca faili cezalandırmak değil; aynı zamanda mağdurun adalet beklentisini karşılamak ve toplumsal barışı sağlamaktır. İnfaz rejiminde yapılan her genişletici düzenleme, mağdur açısından fiilen cezanın hafifletilmesi anlamına gelmektedir. Bu durum, özellikle mağdurun rızası veya görüşü alınmaksızın yapılan infaz değişikliklerinde, devletin mağdurla kurduğu ilişkiyi ciddi biçimde tartışmalı hâle getirmektedir.

Covid infaz düzenlemesinin savunulan gerekçelerinden biri, cezaevlerinde yaşanan fiziksel kapasite sorunudur. Ancak cezaevlerinde yer açma ihtiyacının, infaz hukukunda bu denli geniş ve seçici bir düzenlemeyle karşılanması, ceza siyasetinin uzun vadeli planlaması bakımından sorunludur. Zira bu yaklaşım, sorunun kaynağını değil, yalnızca sonucunu yönetmeye yöneliktir. Cezaevleri dolu olduğu için infaz genişletiliyorsa, aynı zamanda bu doluluğu yaratan soruşturma, kovuşturma ve tutuklama pratiklerinin de sorgulanması gerekir.

Nitekim uygulamada, beraatle sonuçlanma ihtimali yüksek olan dosyalarda dahi tutuklama tedbirine sıkça başvurulması, cezaevlerindeki doluluğun temel nedenlerinden biridir. Bu durumda, infaz düzenlemesiyle cezaevinde yer açmak, aslında yanlış bir uygulamanın sonucunu düzeltmeye çalışmak anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım, ceza adalet sisteminde kalıcı bir çözüm üretmekten uzaktır.

Toplumsal güven bakımından da Covid infaz düzenlemesi önemli riskler barındırmaktadır. Ceza hukukunun en önemli işlevlerinden biri, toplumda “suç işleyen cezasız kalmaz” algısını güçlendirmektir. İnfaz rejiminin sık ve geniş biçimde değiştirilmesi, özellikle benzer suçların tekrarlandığı alanlarda, caydırıcılık etkisini zayıflatma potansiyeli taşımaktadır. Bu durum, mağdurun adalet beklentisinin yanı sıra, toplumun hukuk sistemine duyduğu güveni de olumsuz etkileyebilir.

Sonuç olarak Covid infaz düzenlemesi, yalnızca bir infaz tekniği meselesi değildir. Bu düzenleme, eşitlik ilkesinden mağdurun konumuna, ceza siyasetinin tutarlılığından toplumsal güvene kadar uzanan çok katmanlı sonuçlar doğurmaktadır. Bu nedenle bu düzenlemenin, “zorunlu bir rahatlama” olarak değil, hukuki ilkeler ışığında sürekli denetlenmesi gereken bir istisna olarak görülmesi gerekir.

9. İSTİNAF MAHKEMELERİNİN BOZMA YETKİSİ

11. Yargı Paketi ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Ceza Yargılamasındaki Konumu Nasıl Değişti?

11. Yargı Paketi’nin ceza muhakemesi bakımından en az infaz düzenlemesi kadar önemli, fakat kamuoyunda nispeten daha az tartışılan yönlerinden biri, bölge adliye mahkemelerinin (istinaf) bozma yetkisine ilişkin yapılan değişikliklerdir. Bu düzenleme, ilk derece mahkemeleri ile Yargıtay arasında konumlanan istinaf mahkemelerinin rolünü yeniden tanımlamakta ve ceza yargılamasının işleyişini doğrudan etkilemektedir.

Ceza muhakemesinde istinaf kanun yolu, teorik olarak hem maddi vakıa hem de hukuki denetim yapabilen, gerektiğinde duruşma açarak dosyayı esastan inceleyen bir ara denetim mekanizmasıdır. Ancak uygulamada istinaf mahkemeleri, özellikle ceza daireleri bakımından, uzun süredir ağırlıklı olarak dosya üzerinden inceleme yapmakta ve çoğu dosyada duruşma açmaksızın karar vermektedir. 11. Yargı Paketi ile getirilen düzenleme, bu fiilî durumu hukuki zemine daha fazla yaklaştıran bir etki doğurmuştur.

Yeni düzenleme ile istinaf mahkemelerinin, ilk derece mahkemesi kararlarını daha geniş gerekçelerle bozabilmesi mümkün hâle gelmiştir. Özellikle eksik soruşturma, delillerin yeterince toplanmaması, gerekçenin yetersizliği veya hüküm fıkrası ile gerekçe arasındaki çelişkiler gibi nedenler, bozma kararı verilmesi bakımından daha esnek biçimde değerlendirilebilecektir. Bu durum, istinaf mahkemelerine teorik olarak “daha etkin bir denetim” yetkisi tanındığı şeklinde yorumlanabilir.

Ancak uygulamaya yakından bakıldığında, bu genişlemenin iki farklı sonucu olduğu görülmektedir. Birinci sonuç, gerçekten hatalı veya eksik yargılamaların daha erken aşamada tespit edilip düzeltilmesidir. Bu açıdan bakıldığında, istinaf bozma yetkisinin genişletilmesi, yargılamanın kalitesini artırma potansiyeli taşımaktadır. Özellikle ilk derece mahkemelerinde yoğun iş yükü nedeniyle gözden kaçan delillerin veya usul hatalarının istinaf aşamasında fark edilmesi, maddi gerçeğe ulaşma bakımından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

İkinci ve daha sorunlu sonuç ise, bozma kararının bir “kolay çözüm” hâline gelmesi riskidir. Uygulamada zaten sınırlı sayıda duruşma açan istinaf ceza dairelerinin, genişleyen bozma yetkisini kullanarak dosyaları yeniden ilk derece mahkemesine göndermesi, yargılamanın uzamasına yol açabilir. Bu durumda istinaf, esastan karar veren bir denetim mercii olmaktan ziyade, dosyaları geri gönderen bir “ara durak” hâline gelebilir.

Bu risk özellikle savunma hakkı bakımından önemlidir. Zira istinaf aşamasında duruşma açılmaması, tarafların iddia ve savunmalarını doğrudan mahkeme huzurunda sözlü olarak ifade edebilme imkânını fiilen ortadan kaldırmaktadır. 11. Yargı Paketi ile bozma yetkisinin genişletilmesi, bu durumu daha da pekiştirme potansiyeli taşımaktadır. Böyle bir tabloda, ceza yargılaması giderek dosya üzerinden yürüyen, tarafların fiilî katılımının sınırlı olduğu bir yapıya dönüşebilir.

Bir başka önemli husus da, bozma kararlarının gerekçelendirilme biçimidir. Genişleyen bozma yetkisi, beraberinde gerekçenin kalitesi sorununu da gündeme getirmektedir. Yetersiz veya soyut gerekçelerle verilen bozma kararları, ilk derece mahkemeleri açısından belirsizlik yaratmakta; dosyanın hangi yönlerden eksik görüldüğünün tam olarak anlaşılamamasına neden olmaktadır. Bu durum, yeniden yapılan yargılamanın da sağlıklı yürütülmesini zorlaştırmaktadır.

Sonuç olarak 11. Yargı Paketi ile istinaf mahkemelerinin bozma yetkisi genişletilmiş olsa da, bu genişlemenin ceza yargılamasına katkı mı yoksa yük mü getireceği, tamamen uygulamadaki tercihlere bağlıdır. İstinaf mahkemeleri bu yetkiyi, duruşmalı incelemeyi artıran ve esastan karar verme iradesini güçlendiren bir yönde kullanırsa, yargılamanın kalitesi artabilir. Aksi hâlde, bozma kararlarının rutinleşmesi, ceza yargılamasını daha da uzatan bir faktör hâline gelebilir.

10. İSTİNAF MAHKEMELERİNİN DURUŞMA AÇMADAN BOZMA PRATİĞİ

Savunma Hakkı, Silahların Eşitliği ve “Dosya Üzerinden Adalet” Sorunu

İstinaf mahkemelerinin bozma yetkisinin genişletilmesi, teorik olarak ceza yargılamasında daha etkin bir denetim mekanizması oluşturmayı hedeflese de, uygulamada bu yetkinin nasıl kullanıldığı meselenin esasını oluşturmaktadır. 11. Yargı Paketi ile birlikte, hâlihazırda var olan bir uygulama pratiği daha da belirgin hâle gelmiştir: Duruşma açılmaksızın, yalnızca dosya üzerinden bozma kararı verilmesi.

Ceza muhakemesinde duruşma, yalnızca şekli bir aşama değildir. Duruşma; hâkimin sanığı, mağduru, tanıkları ve taraf vekillerini doğrudan gözlemlediği, delillerin tartışıldığı ve savunmanın fiilen kullanıldığı temel yargılama alanıdır. İstinaf aşamasında duruşma açılması ise, ilk derece mahkemesinin maddi vakıa tespitinin yeniden ve daha derinlikli biçimde ele alınabilmesini sağlar. Buna rağmen, uygulamada istinaf ceza dairelerinin büyük çoğunluğu, duruşma açmayı istisna hâline getirmiştir.

11. Yargı Paketi sonrasında, bozma yetkisinin genişlemesiyle birlikte, istinaf mahkemelerinin “duruşma açmadan bozma” yolunu daha sık tercih edebileceği bir zemin oluşmuştur. Bu durumun ilk ve en önemli sonucu, savunma hakkının fiilen daralmasıdır. Zira dosya üzerinden yapılan incelemelerde, savunma makamının sözlü açıklama yapma, delillerin tartışılmasına aktif biçimde katılma ve mahkemenin kanaatini etkileme imkânı büyük ölçüde ortadan kalkmaktadır.

Savunma hakkının bu şekilde sınırlandırılması, ceza muhakemesinin temel ilkelerinden biri olan silahların eşitliği ilkesini de zedeleme potansiyeli taşımaktadır. Dosya üzerinden yapılan incelemelerde, ilk derece mahkemesinin yazılı gerekçesi ve savcılık mütalaası, fiilen daha baskın hâle gelmekte; savunmanın sözlü katkısı ise yok sayılmaktadır. Bu durum, özellikle delillerin değerlendirilmesinde ve tanık beyanlarının güvenilirliğinde ciddi sorunlara yol açabilmektedir.

Duruşmasız bozma pratiğinin bir diğer sonucu da, yargılamanın uzamasıdır. İstinaf mahkemesi, dosyayı esastan çözmek yerine, eksik soruşturma veya gerekçe yetersizliği gibi nedenlerle bozma kararı verdiğinde, dosya yeniden ilk derece mahkemesine dönmektedir. İlk derece mahkemesi bozma gerekçesine uygun yeni bir karar verdiğinde, dosya tekrar istinafa gitmekte; bu döngü, davanın yıllarca sürmesine neden olabilmektedir. Bu süreçte ne sanık ne mağdur bakımından hukuki belirsizlik ortadan kalkmaktadır.

Uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir diğer sorun da, bozma gerekçelerinin soyut ve genel ifadelerle sınırlı kalmasıdır. “Eksik soruşturma”, “delillerin yeterince tartışılmaması” veya “gerekçenin yetersizliği” gibi kalıp ifadelerle verilen bozma kararları, ilk derece mahkemeleri açısından yol gösterici olmaktan uzaktır. Bu durum, bozma sonrası yapılan yargılamanın da yeniden istinafa takılma riskini artırmaktadır.

Bu tablo, istinaf mahkemelerinin ceza yargılamasındaki rolüne ilişkin temel bir soruyu gündeme getirmektedir: İstinaf, gerçekten esastan denetim yapan bir merci mi olacaktır, yoksa dosyaları ileri–geri taşıyan bir bürokratik filtre işlevi mi görecektir? 11. Yargı Paketi ile bozma yetkisinin genişletilmesi, bu sorunun cevabını tamamen uygulamaya bırakmıştır. Ancak mevcut pratik dikkate alındığında, duruşma açmadan bozma eğiliminin güçlenmesi, ceza adaletinin niteliği bakımından ciddi riskler barındırmaktadır.

Sonuç olarak, istinaf mahkemelerinin duruşma açmadan bozma pratiği, yalnızca usule ilişkin bir tercih değildir. Bu uygulama, savunma hakkından yargılamanın makul sürede sonuçlanmasına kadar birçok temel ilkeyi doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle 11. Yargı Paketi’nin bu yönü, yalnızca mevzuat değişikliği olarak değil, yargı kültürünün bir yansıması olarak da değerlendirilmelidir.

11. NİTELİKLİ DOLANDIRICILIK SUÇLARINDA GÖREVLİ MAHKEME DEĞİŞİKLİĞİ

Ağır Ceza Mahkemelerinden Asliye Ceza Mahkemelerine Geçişin Hukuki ve Pratik Sonuçları

11. Yargı Paketi ile yapılan düzenlemeler arasında, uygulamaya etkisi en hızlı hissedilecek değişikliklerden biri, nitelikli dolandırıcılık suçlarında görevli mahkemenin belirlenmesine ilişkindir. Özellikle banka hesapları, IBAN numaraları, elektronik para sistemleri ve dijital platformlar üzerinden işlenen dolandırıcılık suçlarındaki patlama, ağır ceza mahkemelerinin iş yükünü fiilen yönetilemez bir noktaya taşımıştır. Kanun koyucu, bu tabloyu gerekçe göstererek, nitelikli dolandırıcılık suçlarının önemli bir kısmını asliye ceza mahkemelerinin görev alanına dahil etmiştir.

Bu değişiklik, ilk bakışta teknik bir görev düzenlemesi gibi görünse de, aslında devletin dolandırıcılık suçlarıyla mücadeleye bakışını yansıtan önemli bir tercihtir. Zira ceza yargılamasında görevli mahkemenin niteliği, yalnızca yargılamayı yapan hâkimin unvanını değil; aynı zamanda yargılamanın ağırlığını, süresini ve kamuoyundaki algısını da doğrudan etkilemektedir. Ağır ceza mahkemelerinde görülen bir dosya ile asliye ceza mahkemesinde görülen bir dosya arasında, fiilî ve psikolojik anlamda ciddi farklar bulunmaktadır.

Kanun koyucunun bu değişiklikle güttüğü temel amaç, ağır ceza mahkemelerinin üzerindeki dosya yığılmasını azaltmak ve yargılamaları daha hızlı sonuçlandırmaktır. Gerçekten de son yıllarda, özellikle IBAN kiralama, hesap kullandırma ve sahte ödeme senaryoları üzerinden işlenen dolandırıcılık suçları, ağır ceza mahkemelerinin asli işlevini sekteye uğratacak boyutlara ulaşmıştır. Bu açıdan bakıldığında, görev değişikliğinin idari bir rahatlama sağlaması mümkündür.

Ancak mesele yalnızca mahkemelerin iş yüküyle sınırlı değildir. Nitelikli dolandırıcılık suçları, mağdur sayısı, zarar miktarı ve toplumsal etkisi itibarıyla, klasik asliye ceza dosyalarından çok daha karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu dosyalarda çoğu zaman onlarca mağdur, çok sayıda sanık, kapsamlı banka kayıtları ve dijital deliller bulunmaktadır. Böyle bir yargılamanın, asliye ceza mahkemelerinin mevcut iş yükü ve teknik kapasitesiyle ne ölçüde sağlıklı yürütülebileceği ciddi bir soru işaretidir.

Bu noktada ortaya çıkan temel çelişki şudur: Devlet, dolandırıcılık suçlarının sayısının ve mağduriyetin arttığını kabul etmekte; ancak bu suçlarla mücadeleyi güçlendirmek yerine, yargılamanın ağırlık merkezini aşağı çekerek çözüm üretmeye çalışmaktadır. Bir başka ifadeyle, suçun yaygınlaşmasıyla mücadele etmek yerine, suçun yarattığı dosya yüküyle baş etmeye odaklanan bir yaklaşım benimsenmiştir. Bu yaklaşım, uzun vadede dolandırıcılık suçlarının caydırıcılığı bakımından olumsuz sonuçlar doğurabilir.

Görev değişikliğinin bir diğer önemli sonucu da, yargılamada verilen cezaların algılanışı ile ilgilidir. Asliye ceza mahkemelerinde görülen davalar, kamuoyunda genellikle “daha hafif” suçlarla ilişkilendirilir. Oysa nitelikli dolandırıcılık suçları, mağdurlar açısından çoğu zaman hayat boyu sürecek ekonomik ve psikolojik sonuçlar doğurmaktadır. Bu suçların asliye ceza mahkemelerinde görülmesi, mağdur açısından adaletin yeterince ciddiye alınmadığı algısını güçlendirebilir.

Uygulamada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da, görev değişikliğinin devam eden davalara etkisidir. Kanun koyucu, sırf görev değişti diye görülmekte olan dosyaların başka mahkemelere gönderilmesini istememiş; bu amaçla geçiş hükümleri öngörmüştür. Ancak buna rağmen, bazı dosyalarda görevsizlik itirazları ve yetki tartışmaları gündeme gelmekte; bu da yargılamanın uzamasına yol açabilmektedir. Bu durum, düzenlemenin amaçladığı “hızlanma” etkisini zaman zaman tersine çevirmektedir.

Sonuç olarak 11. Yargı Paketi ile nitelikli dolandırıcılık suçlarında yapılan görev değişikliği, kısa vadede mahkemelerin iş yükünü azaltabilecek bir adım olmakla birlikte, suçla etkin mücadele ve mağdurun adalet beklentisi bakımından ciddi tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Bu düzenlemenin, dolandırıcılık suçlarının önlenmesine mi yoksa yalnızca yargısal yükün dağıtılmasına mı hizmet edeceği, uygulamada ortaya çıkacak sonuçlarla netleşecektir.

12. DEVAM EDEN NİTELİKLİ DOLANDIRICILIK DAVALARININ AKIBETİ

Görevsizlik Tartışmaları, Geçiş Hükümleri ve Yargılamanın Uzaması Riski

11. Yargı Paketi ile nitelikli dolandırıcılık suçlarında görevli mahkemenin değiştirilmesi, teorik olarak ileriye dönük bir düzenleme gibi kurgulanmış olsa da, asıl etkisini yürürlük tarihinde görülmekte olan dosyalar üzerinde göstermiştir. Ceza muhakemesinde görev kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, bu tür değişiklikler çoğu zaman “dosya nereye gidecek?” sorusunu beraberinde getirir. Kanun koyucu da bu riskin farkında olarak, 11. Yargı Paketi’nde özel geçiş hükümleri öngörmüştür.

Kanunun lafzı incelendiğinde, temel yaklaşımın şudur: Yürürlük tarihinde görülmekte olan davalar, sırf görev değişikliği nedeniyle başka bir mahkemeye gönderilmeyecek; yargılama mevcut mahkemesinde sonuçlandırılacaktır. Bu yaklaşım, yargılamanın gereksiz yere uzamasını önlemek bakımından isabetli görünmektedir. Zira ağır ceza mahkemelerinde görülmekte olan binlerce dosyanın bir anda asliye ceza mahkemelerine gönderilmesi, sistemsel bir kaos yaratabilirdi.

Ancak uygulamada bu geçiş hükmü, her dosyada sorunsuz biçimde işletilememektedir. Özellikle henüz iddianamesi kabul edilmemiş soruşturma dosyaları ile kovuşturmanın çok erken aşamasında bulunan davalarda, görev meselesi yeniden tartışma konusu hâline gelmektedir. Bazı mahkemeler, dosyanın henüz esaslı bir yargılama aşamasına gelmediği gerekçesiyle görevsizlik kararı vermeyi tercih ederken; bazıları ise geçiş hükmünü geniş yorumlayarak yargılamayı sürdürmektedir. Bu durum, uygulamada birlikten uzak bir tablo ortaya çıkarmaktadır.

Görevsizlik kararlarının bir diğer sonucu da, usuli kazanılmış hak tartışmalarının gündeme gelmesidir. Sanık veya mağdur bakımından, yargılamanın belirli bir aşamaya gelmiş olması, belirli usuli beklentiler doğurur. Dosyanın görev nedeniyle başka bir mahkemeye gönderilmesi, bu beklentileri boşa çıkarabilmekte ve taraflar açısından yeni bir belirsizlik süreci başlatabilmektedir. Bu belirsizlik, özellikle çok sanıklı ve çok mağdurlu dolandırıcılık dosyalarında daha ağır hissedilmektedir.

Devam eden davalar bakımından bir diğer önemli sorun da, istinaf ve temyiz aşamasındaki dosyaların durumudur. İlk derece yargılaması ağır ceza mahkemesinde tamamlanmış, dosya istinaf incelemesine gitmişse; görev değişikliğinin bu aşamada bir etkisi olup olmayacağı sorusu gündeme gelmektedir. Kanun koyucunun iradesi, bu aşamadaki dosyaların da mevcut yargılama silsilesi içinde sonuçlandırılması yönündedir. Ancak uygulamada bu konuda da farklı yorumlar ortaya çıkabilmektedir.

Bütün bu tartışmaların ortak sonucu şudur: Nitelikli dolandırıcılık suçlarında görev değişikliği, kağıt üzerinde yargılamayı hızlandırmayı hedeflese de, geçiş sürecinde ek süre kaybı yaratma potansiyeli taşımaktadır. Görevsizlik itirazları, dosya devirleri ve yeniden yapılan usuli işlemler, bazı davalarda yargılamanın aylarca, hatta yıllarca uzamasına neden olabilmektedir. Bu durum, düzenlemenin amacına aykırı sonuçlar doğurabilmektedir.

Mağdur açısından bakıldığında ise, bu belirsizlik süreci ayrı bir mağduriyet kaynağı hâline gelmektedir. Zaten uzun süren dolandırıcılık yargılamalarının, görev tartışmaları nedeniyle daha da uzaması, mağdurun adalet beklentisini ciddi biçimde zedelemektedir. Sanık açısından ise, yargılamanın makul sürede sonuçlanmaması, hukuki güvenlik ilkesine aykırı bir durum yaratmaktadır.

Sonuç olarak 11. Yargı Paketi ile getirilen görev değişikliği, geçiş hükümleriyle yumuşatılmaya çalışılmış olsa da, uygulamada tam anlamıyla sorunsuz bir geçiş sağlandığını söylemek güçtür. Bu düzenlemenin uzun vadede gerçekten hızlandırıcı bir etki yaratıp yaratmayacağı, geçiş sürecinde oluşan bu sorunların nasıl çözüleceğine bağlıdır.

13. HAKARET SUÇLARINDA ÖN ÖDEME DÜZENLEMESİ

Ceza Yargılamasından İdari–Parasal Yaptırıma Geçişin Hukuki Anlamı

  1. Yargı Paketi ile ceza hukukunda yapılan en dikkat çekici tercihlerden biri, hakaret suçlarının önemli bir kısmının ön ödeme kapsamına alınmasıdır. Bu düzenleme, ilk bakışta yargının iş yükünü azaltmaya yönelik teknik bir adım gibi sunulsa da, gerçekte devletin ifade özgürlüğü, kişilik hakları ve cezalandırma refleksi konularındaki yaklaşımını yeniden şekillendiren bir nitelik taşımaktadır.

Hakaret suçu, Türk Ceza Kanunu’nda bireyin şeref, onur ve saygınlığını korumaya yönelik bir suç tipi olarak düzenlenmiştir. Bu suçun cezalandırılmasındaki temel amaç, yalnızca mağdurun kişilik haklarını korumak değil; aynı zamanda toplumda karşılıklı saygıyı ve hukuki barışı sağlamaktır. Ancak 11. Yargı Paketi ile yapılan düzenleme, bu suçun yargısal niteliğini önemli ölçüde zayıflatan bir etki yaratmaktadır. Zira ön ödeme sistemi, suçun mahkeme önünde tartışılmadan, fiilen parasal bir yaptırımla kapatılmasını mümkün kılmaktadır.

Ön ödeme kapsamına alınan hakaret suçları bakımından, soruşturma veya kovuşturma aşamasında belirlenen bedelin ödenmesi hâlinde, kamu davası açılmamakta ya da açılmış dava düşmektedir. Bu durum, ceza yargılamasının temel fonksiyonlarından biri olan kusurun tespiti ve yargısal denetimi devre dışı bırakmaktadır. Hakaret fiilinin gerçekten gerçekleşip gerçekleşmediği, hangi bağlamda söylendiği, ifade özgürlüğü sınırları içinde kalıp kalmadığı gibi hususlar, çoğu durumda mahkeme önünde tartışılmadan dosya kapanmaktadır.

Bu düzenlemenin savunulan gerekçesi, hakaret suçlarının özellikle sosyal medya üzerinden çok yaygın hâle gelmesi ve mahkemelerin bu dosyalar altında ezilmesidir. Gerçekten de uygulamada, basit nitelikli hakaret dosyaları, asliye ceza mahkemelerinin iş yükünde önemli bir yer tutmaktadır. Ancak yargı yükünü azaltma gerekçesiyle, suçun yargısal denetimden çıkarılması, ceza hukukunun koruyucu ve eğitici işlevini zayıflatma riski taşımaktadır.

Ön ödeme sisteminin bir diğer önemli sonucu da, hakaretin fiilen “bedeli ödenebilir” bir fiil hâline gelmesi algısını güçlendirmesidir. Bu algı, özellikle güç dengelerinin eşit olmadığı ilişkilerde –örneğin ekonomik veya sosyal olarak güçlü kişilerin, daha zayıf konumdaki bireylere yönelik hakaretlerinde– caydırıcılığı ciddi biçimde azaltabilir. Zira bu durumda ceza tehdidi, fiilen maliyet hesabına indirgenmektedir.

Uygulamada dikkat edilmesi gereken bir başka husus da, ön ödeme sisteminin mağdur üzerindeki etkisidir. Hakaret suçunun mağduru açısından, mahkeme önünde haklılığının tespit edilmesi ve failin kusurunun resmen ortaya konulması, çoğu zaman parasal tazminden daha önemlidir. Ön ödeme sistemi, mağdurun bu beklentisini büyük ölçüde boşa çıkarmakta; mağdur, çoğu zaman sürecin tamamen dışında bırakılmaktadır. Bu durum, mağdurun adalet duygusunu zedeleyebilecek niteliktedir.

Sonuç olarak 11. Yargı Paketi ile hakaret suçlarında ön ödeme kapsamının genişletilmesi, kısa vadede yargının iş yükünü azaltabilecek bir adım olsa da, uzun vadede ifade özgürlüğü–kişilik hakları–ceza adaleti dengesi bakımından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Bu düzenlemenin, özellikle hangi hakaret türlerinde ve hangi bağlamlarda uygulanacağı, ceza hukukunun geleceği açısından belirleyici olacaktır.

14. KAMU GÖREVLİSİNE KARŞI HAKARET SUÇLARININ ÖN ÖDEME KAPSAMI DIŞINDA BIRAKILMASI

Ceza Hukukunda “Özel Koruma Alanı” Yaratılması ve Eşitlik İlkesine Etkisi

Yargı Paketi ile hakaret suçlarının önemli bir kısmı ön ödeme kapsamına alınmışken, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hakaret suçlarının bu kapsam dışında tutulması, ceza siyaseti bakımından en tartışmalı tercihlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tercih, yalnızca teknik bir istisna değil; devletin birey–kamu otoritesi ilişkisine dair normatif bir duruşunu yansıtmaktadır.

Ceza hukukunda kamu görevlilerinin, görevlerini yerine getirirken belirli ölçüde korunmaları elbette meşrudur. Bu koruma, kamu hizmetinin sürekliliğini ve otoritenin işlemesini sağlama amacına yöneliktir. Ancak bu korumanın ne ölçüde ve hangi araçlarla sağlanacağı, eşitlik ilkesi ve ifade özgürlüğü bakımından dikkatle değerlendirilmesi gereken bir konudur. 11. Yargı Paketi ile yapılan düzenleme, bu dengeyi kamu görevlileri lehine belirgin biçimde kaydırmaktadır.

Hakaret suçlarının büyük kısmı ön ödeme kapsamına alınarak fiilen yargısal denetimden çıkarılırken, kamu görevlisine yönelik hakaretlerin klasik ceza yargılaması rejiminde bırakılması, iki ayrı hakaret hukuku yaratmaktadır. Bir vatandaşın başka bir vatandaşa yönelik hakareti parasal bir yaptırımla sonuçlanabilirken, aynı sözlerin bir kamu görevlisine yöneltilmesi hâlinde soruşturma, kovuşturma ve hatta tutuklama tedbirleri gündeme gelebilmektedir. Bu durum, ceza hukukunda kişiye göre farklılaşan bir yaptırım sistemi oluşturma riskini beraberinde getirmektedir.

Bu noktada özellikle üzerinde durulması gereken husus, kamu görevlilerinin görevleri gereği eleştiriye daha açık bir konumda bulunmaları gerektiğidir. Demokratik hukuk devletlerinde kamu görevi, yalnızca yetki ve koruma değil; aynı zamanda daha yüksek bir eleştiri eşiği anlamına gelir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında da kamu gücünü kullanan kişilerin, sıradan bireylere kıyasla daha ağır ve sert eleştirilere katlanmak zorunda oldukları açıkça vurgulanmaktadır. Buna rağmen, 11. Yargı Paketi ile kamu görevlilerine karşı hakaretin özel olarak korunması, bu yerleşik yaklaşım ile çelişmektedir.

Uygulamada bu düzenlemenin doğuracağı en önemli sonuçlardan biri, ceza muhakemesinin caydırıcı gücünün seçici biçimde kullanılmasıdır. Vatandaşa yönelik hakaret fiilen “parayla kapanabilir” bir suç hâline gelirken, kamu görevlisine yönelik hakaretin ceza tehdidi altında tutulması, devletin bireyler arasında eşit mesafede durmadığı algısını güçlendirebilir. Bu algı, özellikle kolluk kuvvetleriyle temas hâlinde olan vatandaşlar bakımından ciddi bir güven sorununa yol açabilir.

Bu istisnanın savunulan gerekçesi, kamu görevlilerinin görevlerini baskı altında kalmadan yerine getirebilmeleri ihtiyacıdır. Ancak bu gerekçe, ölçülülük ilkesi çerçevesinde sorgulanmalıdır. Kamu görevlisini korumak için, hakaret suçunu tamamen yargısal denetim dışında bırakmak yerine, daha dengeli ve kademeli yaptırımlar öngörülmesi mümkündür. Buna rağmen, 11. Yargı Paketi’nde tercih edilen yöntem, kamu görevlilerine karşı hakaretin ceza hukukunun “sert çekirdeği” içinde tutulması olmuştur.

Sonuç olarak, kamu görevlisine karşı hakaret suçlarının ön ödeme kapsamı dışında bırakılması, 11. Yargı Paketi’nin eşitlik ilkesini en fazla zorlayan düzenlemelerinden biridir. Bu tercih, ceza hukukunda kamu görevlilerine yönelik ayrıcalıklı bir koruma alanı yaratmakta ve ifade özgürlüğü–ceza adaleti dengesini ciddi biçimde tartışmalı hâle getirmektedir.

15. TÜRK CEZA KANUNU’NDA CEZASI ARTIRILAN SUÇLAR

Caydırıcılık Söylemi, Toplumsal Tepki ve Seçici Sertleşme Politikası

  1. Yargı Paketi’nin yalnızca infazı gevşeten bir düzenleme olmadığı, aynı zamanda bazı suç tipleri bakımından ceza artışına gittiği dikkatle incelendiğinde açıkça görülmektedir. Bu durum, paketin genel felsefesine ilişkin temel bir soruyu beraberinde getirmektedir: Bir yandan cezaevlerinde fiilen geçirilen süreleri azaltan bir infaz rejimi benimsenirken, diğer yandan neden bazı suçlar bakımından cezalar ağırlaştırılmaktadır?

Bu soru, ceza hukukunda caydırıcılık kavramının nasıl anlaşıldığıyla doğrudan ilişkilidir. Kanun koyucu, 11. Yargı Paketi’nde özellikle kamu düzenini doğrudan tehdit ettiği düşünülen bazı fiilleri seçerek, bu fiiller bakımından ceza artışına gitmiştir. Bu suçlar arasında; örgütlü suçlara ilişkin bazı hükümler, meskûn mahalde silahla ateş etme, trafikte yol kesme, kurusıkı silah kullanımına ilişkin düzenlemeler ve taksirle yaralama suçunun bazı halleri öne çıkmaktadır.

Bu suç tiplerinin ortak özelliği, son yıllarda kamuoyunda yoğun tepki çekmeleri ve medyada sıkça yer almalarıdır. Özellikle trafikte yol kesme, düğünlerde veya sokakta silahla ateş etme gibi fiiller, bireysel mağduriyetin ötesinde toplumsal güvenlik algısını zedeleyen olaylar olarak sunulmaktadır. Kanun koyucu da bu algıyı dikkate alarak, bu fiiller bakımından ceza miktarlarını artırma yoluna gitmiştir.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, ceza artışının tek başına caydırıcılık sağlamaya yetip yetmeyeceğidir. Ceza hukukunun yerleşik öğretisine göre, caydırıcılık yalnızca cezanın ağırlığıyla değil; yakalanma ihtimali, yargılamanın hız ve etkinliği ve infazın tutarlılığı ile birlikte değerlendirilmelidir. Oysa 11. Yargı Paketi’nde, bu suçlar bakımından ceza artırılırken, aynı paket içerisinde infaz rejiminin genel olarak genişletilmesi, caydırıcılık bakımından çelişkili bir tablo ortaya çıkarmaktadır.

Örneğin meskûn mahalde silahla ateş etme suçunun cezası artırılırken, aynı fiili işleyen failin infaz aşamasında hangi rejime tabi olacağı, infaz hukukundaki genel esneklikten etkilenmektedir. Bu durumda, kağıt üzerinde ağırlaştırılan cezanın, fiilen ne ölçüde hissedileceği belirsiz hâle gelmektedir. Bu belirsizlik, ceza artışının caydırıcı etkisini zayıflatabilecek niteliktedir.

Bir diğer dikkat çekici husus da, ceza artışlarının seçici biçimde uygulanmış olmasıdır. Toplumda yoğun mağduriyet yaratan birçok suç tipi –örneğin bazı dolandırıcılık türleri veya bilişim suçları– ceza artışı kapsamına alınmamış; buna karşılık daha görünür ve kamuoyunda infial yaratan fiiller tercih edilmiştir. Bu durum, ceza siyasetinin rasyonel bir suç politikası yerine, zaman zaman tepkisel bir yaklaşım benimsediği eleştirilerini güçlendirmektedir.

Taksirle yaralama suçları bakımından yapılan ceza artışları da benzer bir tartışmayı beraberinde getirmektedir. Özellikle trafik kazalarına bağlı yaralamalarda ceza artırımı öngörülürken, bu fiillerin önemli bir kısmının ihmal ve dikkatsizlikten kaynaklandığı gerçeği göz ardı edilmemelidir. Taksirli suçlarda caydırıcılığın sınırları, kasten işlenen suçlara kıyasla çok daha farklıdır. Bu nedenle taksirli suçlarda ceza artışı, her zaman beklenen sonucu doğurmayabilir.

Sonuç olarak 11. Yargı Paketi ile Türk Ceza Kanunu’nda yapılan ceza artışları, suçla mücadelede kararlılık mesajı vermeyi amaçlamakla birlikte, infaz rejimiyle birlikte değerlendirildiğinde çelişkili bir ceza politikası görüntüsü ortaya çıkarmaktadır. Bir yandan “daha sert ceza” söylemi öne çıkarılırken, diğer yandan cezanın fiilen çekilen kısmının azaltılması, ceza hukukunun öngörülebilirliğini ve tutarlılığını zedeleme riski taşımaktadır.

16. BİR YANDAN CEZA ARTIRIMI, DİĞER YANDAN İNFAZ GENİŞLEMESİ

11. Yargı Paketi’nde Ceza Siyasetinin Tutarlılığı Sorunu

  1. Yargı Paketi’nin bütüncül olarak değerlendirilmesi, kaçınılmaz biçimde şu temel soruyla karşı karşıya bırakmaktadır: Aynı kanun metni içinde hem ceza artırımı hem de infaz genişlemesi öngörülmesi, tutarlı bir ceza siyaseti midir? Bu soru, yalnızca politik bir eleştiri değil; ceza hukukunun temel ilkeleri bakımından cevaplanması gereken ciddi bir hukuki meseledir.

Ceza hukukunda yaptırım sistemi, yalnızca normatif düzeyde belirlenen ceza miktarlarından ibaret değildir. Asıl belirleyici olan, bu cezaların fiilen ne ölçüde infaz edildiği ve bireyler ile toplum tarafından nasıl algılandığıdır. Bu nedenle ceza artışı ile infaz rejimi arasında sıkı bir bağ vardır. Eğer ceza artırılırken infaz rejimi eş zamanlı olarak gevşetiliyorsa, ortaya çıkan sonuç çoğu zaman sembolik sertlikten öteye geçmez. 11. Yargı Paketi tam olarak bu riskli alanı temsil etmektedir.

Bir yandan kamuoyunda tepki çeken bazı suçlar bakımından ceza artırımlarına gidilmekte, suçla mücadelede “kararlılık” mesajı verilmektedir. Ancak diğer yandan, infaz hukukunda yapılan genişletici düzenlemelerle, cezanın cezaevinde çekilen kısmı fiilen azaltılmaktadır. Bu durumda, hukuki norm ile fiili sonuç arasındaki mesafe açılmakta; ceza hukukunun öngörülebilirlik ve güvenilirlik işlevi zayıflamaktadır.

Bu çelişkinin en belirgin sonuçlarından biri, ceza hukukunun genel önleme fonksiyonunun zarar görmesidir. Toplum, suç işleyen kişinin hangi fiil karşılığında ne tür bir yaptırımla karşılaşacağını öngörebilmelidir. Ancak ceza artırımı–infaz genişlemesi ikiliği, bu öngörülebilirliği ortadan kaldırmakta; “kanunda ağır ama fiilen hafif” bir ceza rejimi algısını güçlendirmektedir. Bu algı, özellikle tekrar eden suç tiplerinde caydırıcılığı ciddi biçimde zayıflatabilir.

Özel önleme bakımından da benzer bir sorun söz konusudur. Fail açısından cezanın ağırlığı kadar, cezanın kesinliği ve kaçınılmazlığı da önemlidir. İnfaz rejiminin sık sık değiştirilmesi ve genişletilmesi, failde “nasıl olsa bir düzenleme gelir” beklentisini besleyebilir. Bu beklenti, ceza hukukunun bireysel caydırıcılık işlevini de zedelemektedir. 11. Yargı Paketi’nin infaz düzenlemeleri, bu riskin somutlaştığı örneklerden biridir.

Bu noktada ayrıca vurgulanması gereken bir husus da, ceza siyaseti ile yargı pratiği arasındaki kopukluktur. Kanun koyucu ceza artırımı yoluyla sertleşme mesajı verirken, yargının diğer alanlarında –örneğin tutuklama tedbirinin aşırı kullanımı veya uzun süren yargılamalar– cezaevlerini dolduran asıl nedenler yeterince sorgulanmamaktadır. Bu sorgulama yapılmadan infaz genişlemesine gidilmesi, sorunun kaynağına değil, sonucuna müdahale etmek anlamına gelmektedir.

Ceza artışı ile infaz genişlemesinin aynı pakette yer almasının bir diğer sonucu da, mağdur açısından adalet duygusunun zedelenmesidir. Mağdur, kanunda öngörülen ağır cezayı görüp bir beklenti içine girmekte; ancak infaz aşamasında cezanın önemli ölçüde hafifletildiğini öğrendiğinde, sistemin samimiyetini sorgulamaktadır. Bu durum, mağdurun yargıya olan güvenini doğrudan etkilemektedir.

Sonuç olarak 11. Yargı Paketi, ceza siyaseti bakımından geçici rahatlama sağlayan fakat kalıcı tutarlılık üretmeyen bir düzenleme görünümü arz etmektedir. Ceza artışı ile infaz genişlemesi arasındaki bu yapısal çelişki, ancak daha kapsamlı ve uzun vadeli bir ceza politikasıyla aşılabilir. Aksi hâlde, her yeni yargı paketi, bir öncekini telafi etmeye çalışan geçici çözümler silsilesi olmaktan öteye geçemeyecektir.

17. 11. YARGI PAKETİ’NİN CEZA MUHAKEMESİ BOYUTU

Banka Hesapları, Dijital Deliller ve Hızlı Tedbir Mekanizmalarının Genişletilmesi

11. Yargı Paketi yalnızca ceza ve infaz hukukuna ilişkin bir düzenleme olmayıp, ceza muhakemesi pratiğini de doğrudan etkileyen önemli değişiklikler içermektedir. Bu değişikliklerin merkezinde ise, özellikle son yıllarda hızla artan bilişim temelli suçlar, banka ve ödeme sistemleri üzerinden işlenen dolandırıcılıklar ve bu suçlarla mücadelede kullanılan koruma tedbirleri yer almaktadır.

Günümüzde suçun işlenme biçimi büyük ölçüde dijitalleşmiş; klasik fiziki delillerin yerini banka kayıtları, IP adresleri, log kayıtları ve elektronik para hareketleri almıştır. Bu dönüşüm, ceza muhakemesi sistemini de kaçınılmaz olarak etkilemiştir. 11. Yargı Paketi, bu yeni suç tiplerine karşı daha hızlı ve etkili müdahale edebilmek amacıyla, savcılık ve mahkemelerin tedbir alma refleksini güçlendiren düzenlemeler getirmiştir.

Bu kapsamda özellikle banka hesapları ve dijital varlıklara yönelik el koyma, bloke ve dondurma tedbirlerinin daha erken aşamada ve daha geniş biçimde uygulanabilmesinin önü açılmıştır. Amaç, suçtan elde edilen menfaatin hızla sistem dışına çıkarılmasını engellemek ve mağduriyetin büyümesini önlemektir. Ancak bu yaklaşım, ceza muhakemesinin temel ilkelerinden biri olan ölçülülük bakımından dikkatle değerlendirilmelidir.

Zira uygulamada, henüz suçun işlendiği kesinleşmeden, hatta kimi zaman güçlü bir şüphe dahi oluşmadan, banka hesaplarına kapsamlı tedbirler konulabildiği görülmektedir. Bu durum, özellikle masumiyet karinesi açısından ciddi sorunlar doğurabilmektedir. Kişinin tüm ekonomik faaliyetlerinin fiilen durma noktasına gelmesi, daha sonra beraat kararı verilse dahi telafisi güç sonuçlar yaratabilmektedir. 11. Yargı Paketi ile bu tedbirlerin alanı genişletilirken, denetim ve itiraz mekanizmalarının ne ölçüde etkin olduğu sorusu da önem kazanmaktadır.

Dijital deliller bakımından da benzer bir tablo söz konusudur. Elektronik verilerin hızla toplanması ve incelenmesi, suçla mücadele açısından elzem olmakla birlikte, bu süreçte özel hayatın gizliliği, haberleşme özgürlüğü ve kişisel verilerin korunması gibi anayasal hakların gözetilmesi zorunludur. 11. Yargı Paketi, bu dengeyi kurmak yerine, çoğu zaman pratik ihtiyaçları önceleyen bir yaklaşım benimsemiştir. Bu da ceza muhakemesinde “hız” ile “hak” arasındaki dengeyi yeniden tartışmalı hâle getirmiştir.

Özellikle dolandırıcılık ve bilişim suçlarında, soruşturma aşamasında alınan hızlı tedbirlerin, kovuşturma aşamasında yeterince derinlemesine denetlenmediği yönünde ciddi eleştiriler bulunmaktadır. Bu durum, ceza muhakemesinin araçsallaştırılması riskini doğurmaktadır. Tedbirlerin amaç olmaktan çıkıp, fiili bir cezalandırma aracına dönüşmesi, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.

Sonuç olarak 11. Yargı Paketi’nin ceza muhakemesi boyutu, suçla mücadelede idari refleksi güçlendirmeyi amaçlarken, bireysel hak ve özgürlükler bakımından yeni bir denge sorunu ortaya çıkarmaktadır. Bu düzenlemelerin nasıl uygulanacağı, savcıların ve hâkimlerin ölçülülük ve gerekçelendirme konusundaki hassasiyetine bağlı olacaktır.

18. 11. YARGI PAKETİ’NİN UYGULAMADA DOĞURACAĞI MUHTEMEL SONUÇLAR

Hâkim, Savcı, Avukat ve Vatandaş Açısından Çok Katmanlı Etkiler

11. Yargı Paketi’nin gerçek etkisi, kanun metninin lafzında değil; uygulamada ortaya çıkacak sonuçlarda görülecektir. Bu sonuçlar ise, yargı sisteminin her aktörü bakımından farklılaşmaktadır. Aynı düzenleme, hâkim için iş yükü ve takdir alanı meselesi iken; savcı için soruşturma stratejisi, avukat için savunma taktiği, vatandaş için ise adalet algısı anlamına gelmektedir.

Hâkimler açısından bakıldığında, 11. Yargı Paketi özellikle iki alanda belirleyici olacaktır. Birincisi, istinaf bozma yetkisinin genişlemesi nedeniyle, ilk derece mahkemelerinin karar gerekçelerinin daha ayrıntılı ve denetime elverişli biçimde yazılması zorunluluğudur. Aksi hâlde bozma riskinin artması, yargılamaların uzamasına neden olacaktır. İkincisi ise, infaz rejimine ilişkin uyuşmazlıkların infaz hâkimlikleri önünde yoğunlaşmasıdır. Bu durum, infaz hukukunun teknik bir alan olmaktan çıkıp, doğrudan adalet tartışmasının merkezine yerleşmesine yol açacaktır.

Savcılar bakımından 11. Yargı Paketi, özellikle soruşturma aşamasında daha hızlı ve daha sert tedbir alma refleksi doğurabilecek bir zemin hazırlamaktadır. Banka hesaplarına el koyma, dijital verilere erişim ve koruma tedbirlerinin genişletilmesi, savcılık makamına önemli bir güç tanımaktadır. Ancak bu gücün ölçüsüz kullanılması, hem masumiyet karinesini hem de soruşturmanın sağlıklı yürütülmesini tehlikeye atabilir. Savcılar açısından asıl sınav, hız ile hukuki güvenlik arasındaki dengeyi kurabilmek olacaktır.

Avukatlar bakımından ise 11. Yargı Paketi, savunma pratiğini doğrudan etkilemektedir. Özellikle infaz hukukuna ilişkin düzenlemeler, müdafilerin yalnızca yargılama sürecine değil, hükmün kesinleşmesinden sonraki infaz aşamasına da hâkim olmasını zorunlu kılmaktadır. Aynı şekilde istinaf aşamasında duruşma açılmaması ihtimalinin artması, savunmanın yazılı dilekçeler üzerinden daha stratejik ve derinlikli yürütülmesini gerektirmektedir. Bu durum, savunma mesleğinin niteliğini doğrudan etkileyecek bir dönüşüm anlamına gelmektedir.

Vatandaş açısından bakıldığında ise, 11. Yargı Paketi’nin en önemli etkisi adalet algısı üzerinde ortaya çıkacaktır. Bir yandan bazı suçlar bakımından ceza artışları yapıldığını gören vatandaş, diğer yandan infaz rejimi sayesinde cezanın fiilen hafiflediğini öğrendiğinde, sistemin tutarlılığını sorgulamaktadır. Bu sorgulama, yalnızca sanık veya mağdur konumundaki kişilerle sınırlı kalmamakta; toplumun genelinde hukuka duyulan güveni de etkilemektedir.

Bu noktada özellikle mağdur konumundaki vatandaşlar bakımından, infaz düzenlemelerinin yarattığı hayal kırıklığı dikkat çekmektedir. Mağdur, yargılama sonunda verilen cezaya bakarak bir adalet beklentisi oluşturmakta; ancak infaz aşamasında bu cezanın önemli ölçüde etkisiz hâle geldiğini öğrendiğinde, devletin kendisini yeterince korumadığı düşüncesine kapılabilmektedir. Bu durum, ceza adalet sisteminin toplumsal meşruiyetini zayıflatabilecek niteliktedir.

Sonuç olarak 11. Yargı Paketi, her aktör açısından farklı ama birbiriyle bağlantılı sonuçlar doğurmaktadır. Bu sonuçların olumlu mu yoksa olumsuz mu olacağı, büyük ölçüde uygulayıcıların tercihlerine ve hukuki hassasiyetine bağlı olacaktır.


19. GENEL DEĞERLENDİRME

11. Yargı Paketi Adalet Duygusunu Güçlendirir mi, Zayıflatır mı?

11. Yargı Paketi, Türkiye’de ceza adalet sisteminin karşı karşıya kaldığı yapısal sorunlara verilen pragmatik bir cevap olarak değerlendirilmelidir. Cezaevlerinin doluluğu, mahkemelerin iş yükü ve belirli suç tiplerindeki artış, kanun koyucuyu bu yönde adımlar atmaya zorlamıştır. Ancak bu zorunluluk, yapılan her düzenlemenin hukuken ve vicdanen tartışmasız olduğu anlamına gelmemektedir.

Paketin en belirgin sorunu, tutarlılık eksikliğidir. Ceza artışı ile infaz genişlemesinin aynı metin içinde yer alması, ceza hukukunun temel mantığıyla bağdaşmakta zorlanan bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Bu tablo, kısa vadede sistemsel bir rahatlama sağlasa da, uzun vadede adalet duygusunu zayıflatma riski taşımaktadır.

Bununla birlikte 11. Yargı Paketi’ni tamamen olumsuz bir düzenleme olarak nitelendirmek de doğru değildir. Özellikle bazı usulî düzenlemeler ve yargı yükünü hafifletmeye yönelik adımlar, doğru ve ölçülü uygulandığı takdirde, yargılamaların makul sürede sonuçlanmasına katkı sağlayabilir. Sorun, bu düzenlemelerin hangi ölçüde ve nasıl uygulanacağıdır.


20. SONUÇ

Geçici Çözümler mi, Kalıcı Bir Ceza Politikası mı?

11. Yargı Paketi, Türkiye’nin ceza adalet sisteminde yaşanan tıkanıklıklara verilen geçici bir müdahale niteliğindedir. Bu müdahale, kısa vadede cezaevlerinde yer açabilir, mahkemelerin iş yükünü bir ölçüde azaltabilir. Ancak kalıcı ve tutarlı bir ceza politikası üretmediği sürece, bu tür düzenlemelerin tekrar edilmesi kaçınılmazdır.

Gerçek çözüm; suçla mücadeleyi yalnızca ceza ve infaz üzerinden değil, soruşturma kalitesi, yargılama süresi, tutuklama pratiği ve mağdurun konumu gibi unsurları birlikte ele alan bütüncül bir yaklaşımda yatmaktadır. Aksi hâlde her yeni yargı paketi, bir öncekinin yarattığı boşlukları doldurmaya çalışan geçici bir araç olmaktan öteye geçemeyecektir.

Bu yönüyle 11. Yargı Paketi, yalnızca bugünü değil, önümüzdeki yıllarda ceza adalet sisteminin nasıl şekilleneceğini de belirleyecek bir eşik niteliği taşımaktadır.

Avukat Gökhan Yağmur Kimdir?

Av. Gökhan Yağmur, İstanbul merkezli olarak faaliyet gösteren, ceza hukuku, aile hukuku, ticaret hukuku ve fikri mülkiyet hukuku alanlarında uzmanlaşmış bir avukattır. Uzun yıllara dayanan mesleki deneyimiyle birlikte yalnızca dava ve uyuşmazlıkların çözümünde değil, aynı zamanda önleyici hukuk danışmanlığı, sözleşme yönetimi ve şirketlere stratejik hukuki destek sunmaktadır.

Ceza yargılamaları, boşanma ve velayet davaları, ticari uyuşmazlıklar ve marka–patent süreçlerinde müvekkillerine etkin savunma ve çözüm odaklı yaklaşımıyla hizmet vermektedir. Ayrıca TÜRKPATENT, USPTO ve EUIPO nezdinde marka tescili ve fikri mülkiyet koruması konularında hem yerli hem de yabancı müvekkillere danışmanlık sağlamaktadır. – Turkey Brand Law

Kurucusu olduğu Hukuk Plus, HukukBankasi.net ve diğer dijital projeleriyle hukuk öğrencileri, stajyer avukatlar ve meslektaşlara yönelik özgün bir ekosistem geliştirmiştir. Bu sayede hukuk bilgisinin paylaşımı, güncel içtihatların takibi ve mesleki dayanışmanın güçlenmesine katkı sunmaktadır.

Av. Gökhan Yağmur, girişimci vizyonu ile yalnızca klasik avukatlık hizmeti sunmakla kalmayıp; marka yönetimi, e-ticaret hukuku, uluslararası şirket danışmanlığı ve dijital hukuk çözümleri alanlarında da fark yaratan çalışmalara imza atmaktadır.

Daha fazla bilgi için:
📌 www.gokhanyagmur.com
📌 www.gokhanyagmur.com.tr
📞 0542 157 06 34

Commutes and Destinations Map

Yolculuk Süresini Hesaplayın

Yakındaki yerler için seyahat süresini ve yol tariflerini görün


İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu